İç Dünya, Dış Gerçeklikte Yanılsama ve Gerçekliğin Tezahürü
"Sanat Psikoterapileri Haftası 2024: Yanılsama ve Gerçeklik", Açılış Konuşması
‘‘Hakikat nedir?’’ sorusunun cevabı muğlaklaştıkça ve gerçeğin yerini birer kurmaca olan komplo teorileri aldıkça, hakikat sonrası döneme gidilmesine şaşırmamalı doğrusu. Peki gerçekle yanılsama arasında mekik dokuduğumuz ve neyin gerçek neyin yanılsama olduğundan emin olamadığımız bu dönemde varoluşumuzu nasıl sürdüreceğiz?
Buradaki ‘nasıl?’’ sorusu hayatta kalmayı nasıl başaracağımızı içerdiği kadar, hayatta kalırken nasıl yaşanılacağına dair de bir soru aslında. Cevabı belki de bu ikilemin arasında kalan o ara alanda -psikanalist Winnicott’un (1971/1998) değişiyle potansiyel alan- da cereyan eden yaratıcılıkta saklı. Tam da bu yüzden, sanatçı ve sanat psikoterapileri uzmanı olarak bizler
konuşmalarımızda iç ve dış dünyanın etkileşiminin yanılsama ve hakikat ikilemi üzerindeki yansımalarından bahsedip, sanatın yaratıcı işlevine vurgu yapıyoruz.
Peki iç dünyamız ve dış gerçeklik arasındaki bu kaygan zemin birbirini nasıl etkilemekte? Afişimizde gittikçe silikleşen bir dünya görseli yer almakta. Bununla birlikte konuşmamı hazırlarken şunu düşündüm: Dünyadaki savaşa ve karşıtı olarak barışa işaret ederken şu an hangi dünyadan bahsediyoruz? Parçalanmış bir dünya, hala bir dünya mıdır? Ya da ondan geriye ne kalır? Bu noktada Dünya’nın fiziksel olarak parçalanmadan önceki hali olan
‘‘Pangea Adası’’na gitti zihnim. Dünyanın bir zamanlar depremlerle, doğa olaylarıyla birlikte günümüzdeki halini almadan önce Pangea adında bütün bir kaya parçası olduğu hale… Peki parçalanan dünya, nasıl hala dünya olmaya devam etti?
Bunun cevabıysa, yer çekiminin gizeminde saklı. Dışarıdan, uzaydan bakıldığında örneğin, hala yuvarlak bir bütün halinde bir
gezegen olarak görünüyor. Kara parçaları yapışık olmasa da hala bir aradalar. Depremler, aralara suların girmesine de izin vererek kıtaları farklı alanlara bir çeşitlilik olarak gönderdi, ve dünya, dünya olmaya hala devam ediyor… Konuyla ilgili zihnimde beliren bir başka imge Kintsugi sanatı eserleri oldu. Kintsugi de yıkılmış olanın tekrar başka bir versiyonda ve
kırıklarının değerli olarak görülen altınla yapıştırılarak bir araya gelmesi sanatıdır. Birçok fragmanın bir arada kalmaya devam etmesini, kırılan bir fincanın altınla tekrar yapıştırılmasına benzettim.
Peki ya iç dünyamızda parçalanmalarımız nasıl? Bu parçalanmaları biz de yaratıcı birer çeşitliliğe çevirebilecek ve arada kalan alanda okyanuslar gibi derinleşebilecek miyiz? Parçalarımızı bir arada tutan yer çekimi iç dünyamızda neye tekabül ediyor? Bireysel olarak bunun cevabı psikanalize göre içsel anne temsilinde ya da birincil bakımverenlerimizde yatıyor (Kohut, 1971/ 1996). Gerçeklikle ilk temasımız yaşamın ilk aylarında hayatta
kalabilmek adına ihtiyaçlarımızın tutarlı bir şekilde karşılanmasında ve ‘anne’ olarak gördüğümüz birincil bakım verenlerimizle olan ilişkimizde ortaya çıkıyor. Bebek doğduğunda hayatta kalabilmek için bir başkasına ihtiyacı vardır. Annenin bebeğinin ihtiyaçlarını hayalleme yoluyla tahmin ederek ihtiyaçlarını karşılamasıyla birlikte ihtiyaçların hazmedilebilir hale gelmesi sağlanır.Bu, gerçeklikle ilk karşılaşmadır.
Annenin bu işlevi yetersiz olduğunda, kişinin yaşamının ilerleyen dönemlerinde kendini kapsama kapasitesi ve gerçeklikle kurduğu ilişkide bozulmalar olabilir. Anne bu işlevi yerine getirip tahammül gösterdikçe, ihtiyaçları giderilen bebeğin ileride yaşayacağı ayrışma ve bireyleşme döneminde kendini keşfetmesi ve kendi hakikatini oluşturması için ara bir alan açılmış olur.
Psikanalist Bion’un (1967/2017) da işlediği gibi, ötekine, hayatta kalabilmek için başkaya yani birbirimize olan ihtiyacımız sadece bebeklik döneminde değil, hayatımız boyunca sürmekte. Belki bunun tezahürünü bugün burada bir araya gelmiş olmamızda ve paylaşma, birlikte üretme niyetimizde de görebiliriz. Çağın getirdikleriyle birlikte gerçeklik ve yanılsama, iç ve dış dünya arasında kaldığımız alan muğlak olduğundan dolayı içinde bulunulması kolay bir yer değil. Savaşla birlikte yıkıcılığın her yeri kaplaması tehdidiyle karşı karşıya geliriz ve bu da bizi tahammül edilmesi zor, üzerinde sabit durulamayan kaygan bir zemine doğru itekler. Fiziksel olanın yanında temsillerimize de zarar verir. Özellikle zorlu durumlarda bir başkasının zihnine ihtiyacımız olur. Bize tanıklık edilsin isteriz ve bu tanıklık
bizi tıpkı bir anne kucağı gibi kapsar. İnsan canlısı olarak bizler kendimizin sürekliliğin sağlama eğilimindeyiz, bu yüzden benliğin bir arada oluşuna ihtiyaç duyarız. Devamlı değişen koşullarda her an bir şey yaratmak fazla dağıtıcı olabilir. Ayrılığa karşı iç parçaların bir arada olabilmesini sağlama eğilimde oluruz.
Psikoterapi odası, bu tanıklığın yaşandığı en elverişli ortam olarak hazırlanmakta. Psikoterapi odasında, içle dış dünyalar arasında keskin bir ayrım yapmak yerine, bu dünyalar arasında bir iletişim kurabilmenin kapısı aralanır. Kendimize dair içgörümüzü bir başkasının tanıklığında ortak bir gerçeklik yaratarak sağlayabiliriz. Böylece kendi hikayemizi yazmış oluruz. Bu aslında bir kurmaca yaratmak gibidir. Bu yaratma eylemi kendini yenileyerek hayat boyu devam eder. Başkalarını, kendi zihnimizin süzgecinden geçirerek, tıpkı bir ressam gibi yeniden yaratarak iç dünyamıza katarız (Volkan, 2017). Dış gerçekliği inkar, iç temsilleri de
bastırma yoluyla düzenlemeye çalışırız (Freud, 1937/2002). Duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyadakilerin içe yansımaları bize aittir.
Böyle bakıldığında iç ve dışın arasındaki çizginin muğlaklaştığını görürüz. Heidegger (1927/2018) dünyada olmaklık anlamına gelen ‘‘dasein’’ kavramına ışık tutarak aslında için dıştan pek de farklı olmadığı,
bunun yerine bir dünyada olma halinin olduğundan bahseder. Ona göre, karşımıza çıkanlara karşı kendimizde oluşanları ve seçimlerimizi sahiplendiğimiz ve kendimize dürüst olduğumuz ölçüde hayattan aldığımız doygunluk artar. Böylelikle otantik bir hayat yaşamaya adım atmış oluruz.
Buradaki ‘nasıl?’’ sorusu hayatta kalmayı nasıl başaracağımızı içerdiği kadar, hayatta kalırken nasıl yaşanılacağına dair de bir soru aslında. Cevabı belki de bu ikilemin arasında kalan o ara alanda -psikanalist Winnicott’un (1971/1998) değişiyle potansiyel alan- da cereyan eden yaratıcılıkta saklı. Tam da bu yüzden, sanatçı ve sanat psikoterapileri uzmanı olarak bizler
konuşmalarımızda iç ve dış dünyanın etkileşiminin yanılsama ve hakikat ikilemi üzerindeki yansımalarından bahsedip, sanatın yaratıcı işlevine vurgu yapıyoruz.
Peki iç dünyamız ve dış gerçeklik arasındaki bu kaygan zemin birbirini nasıl etkilemekte? Afişimizde gittikçe silikleşen bir dünya görseli yer almakta. Bununla birlikte konuşmamı hazırlarken şunu düşündüm: Dünyadaki savaşa ve karşıtı olarak barışa işaret ederken şu an hangi dünyadan bahsediyoruz? Parçalanmış bir dünya, hala bir dünya mıdır? Ya da ondan geriye ne kalır? Bu noktada Dünya’nın fiziksel olarak parçalanmadan önceki hali olan
‘‘Pangea Adası’’na gitti zihnim. Dünyanın bir zamanlar depremlerle, doğa olaylarıyla birlikte günümüzdeki halini almadan önce Pangea adında bütün bir kaya parçası olduğu hale… Peki parçalanan dünya, nasıl hala dünya olmaya devam etti?
Bunun cevabıysa, yer çekiminin gizeminde saklı. Dışarıdan, uzaydan bakıldığında örneğin, hala yuvarlak bir bütün halinde bir
gezegen olarak görünüyor. Kara parçaları yapışık olmasa da hala bir aradalar. Depremler, aralara suların girmesine de izin vererek kıtaları farklı alanlara bir çeşitlilik olarak gönderdi, ve dünya, dünya olmaya hala devam ediyor… Konuyla ilgili zihnimde beliren bir başka imge Kintsugi sanatı eserleri oldu. Kintsugi de yıkılmış olanın tekrar başka bir versiyonda ve
kırıklarının değerli olarak görülen altınla yapıştırılarak bir araya gelmesi sanatıdır. Birçok fragmanın bir arada kalmaya devam etmesini, kırılan bir fincanın altınla tekrar yapıştırılmasına benzettim.
Peki ya iç dünyamızda parçalanmalarımız nasıl? Bu parçalanmaları biz de yaratıcı birer çeşitliliğe çevirebilecek ve arada kalan alanda okyanuslar gibi derinleşebilecek miyiz? Parçalarımızı bir arada tutan yer çekimi iç dünyamızda neye tekabül ediyor? Bireysel olarak bunun cevabı psikanalize göre içsel anne temsilinde ya da birincil bakımverenlerimizde yatıyor (Kohut, 1971/ 1996). Gerçeklikle ilk temasımız yaşamın ilk aylarında hayatta
kalabilmek adına ihtiyaçlarımızın tutarlı bir şekilde karşılanmasında ve ‘anne’ olarak gördüğümüz birincil bakım verenlerimizle olan ilişkimizde ortaya çıkıyor. Bebek doğduğunda hayatta kalabilmek için bir başkasına ihtiyacı vardır. Annenin bebeğinin ihtiyaçlarını hayalleme yoluyla tahmin ederek ihtiyaçlarını karşılamasıyla birlikte ihtiyaçların hazmedilebilir hale gelmesi sağlanır.Bu, gerçeklikle ilk karşılaşmadır.
Annenin bu işlevi yetersiz olduğunda, kişinin yaşamının ilerleyen dönemlerinde kendini kapsama kapasitesi ve gerçeklikle kurduğu ilişkide bozulmalar olabilir. Anne bu işlevi yerine getirip tahammül gösterdikçe, ihtiyaçları giderilen bebeğin ileride yaşayacağı ayrışma ve bireyleşme döneminde kendini keşfetmesi ve kendi hakikatini oluşturması için ara bir alan açılmış olur.
Psikanalist Bion’un (1967/2017) da işlediği gibi, ötekine, hayatta kalabilmek için başkaya yani birbirimize olan ihtiyacımız sadece bebeklik döneminde değil, hayatımız boyunca sürmekte. Belki bunun tezahürünü bugün burada bir araya gelmiş olmamızda ve paylaşma, birlikte üretme niyetimizde de görebiliriz. Çağın getirdikleriyle birlikte gerçeklik ve yanılsama, iç ve dış dünya arasında kaldığımız alan muğlak olduğundan dolayı içinde bulunulması kolay bir yer değil. Savaşla birlikte yıkıcılığın her yeri kaplaması tehdidiyle karşı karşıya geliriz ve bu da bizi tahammül edilmesi zor, üzerinde sabit durulamayan kaygan bir zemine doğru itekler. Fiziksel olanın yanında temsillerimize de zarar verir. Özellikle zorlu durumlarda bir başkasının zihnine ihtiyacımız olur. Bize tanıklık edilsin isteriz ve bu tanıklık
bizi tıpkı bir anne kucağı gibi kapsar. İnsan canlısı olarak bizler kendimizin sürekliliğin sağlama eğilimindeyiz, bu yüzden benliğin bir arada oluşuna ihtiyaç duyarız. Devamlı değişen koşullarda her an bir şey yaratmak fazla dağıtıcı olabilir. Ayrılığa karşı iç parçaların bir arada olabilmesini sağlama eğilimde oluruz.
Psikoterapi odası, bu tanıklığın yaşandığı en elverişli ortam olarak hazırlanmakta. Psikoterapi odasında, içle dış dünyalar arasında keskin bir ayrım yapmak yerine, bu dünyalar arasında bir iletişim kurabilmenin kapısı aralanır. Kendimize dair içgörümüzü bir başkasının tanıklığında ortak bir gerçeklik yaratarak sağlayabiliriz. Böylece kendi hikayemizi yazmış oluruz. Bu aslında bir kurmaca yaratmak gibidir. Bu yaratma eylemi kendini yenileyerek hayat boyu devam eder. Başkalarını, kendi zihnimizin süzgecinden geçirerek, tıpkı bir ressam gibi yeniden yaratarak iç dünyamıza katarız (Volkan, 2017). Dış gerçekliği inkar, iç temsilleri de
bastırma yoluyla düzenlemeye çalışırız (Freud, 1937/2002). Duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyadakilerin içe yansımaları bize aittir.
Böyle bakıldığında iç ve dışın arasındaki çizginin muğlaklaştığını görürüz. Heidegger (1927/2018) dünyada olmaklık anlamına gelen ‘‘dasein’’ kavramına ışık tutarak aslında için dıştan pek de farklı olmadığı,
bunun yerine bir dünyada olma halinin olduğundan bahseder. Ona göre, karşımıza çıkanlara karşı kendimizde oluşanları ve seçimlerimizi sahiplendiğimiz ve kendimize dürüst olduğumuz ölçüde hayattan aldığımız doygunluk artar. Böylelikle otantik bir hayat yaşamaya adım atmış oluruz.
Kaynakça:
- Bion, W. R. (2017). Tereddütlü düşünceler. (Çev. N. Erdem). Metis Yayınları. (Orijinal yayınlanma tarihi 1967)
- Freud, A., (2002). Ben ve savunma mekanizmaları. (Çev. Y. Erim). Metis Yayınları. (Orijinal yayınlanma tarihi 1937)
- Heidegger, M. (2018). Varlık ve zaman. Alfa Yayıncılık, (Çev. K. Ökten). (Orijinal yayın tarihi 1927).
- Kohut, H., Kendiliğin çözümlenmesi: Narsisistik kişilik bozukluklarının psikanalitik tedavisine sistemli bir bakış, Metis Yayınları.
- Volkan (2017). Kayıptan sonra yaşam. Pusula Yayınevi.
- Winnicott, D. W. (1998). Oyun ve gerçeklik. (Çev. T. Birkan). Metis Yayınları. (Orijinal yayınlanma tarihi 1971)