Aynada Kim Var? Aynı Bedende Takım Olmak:
Duyusal Destekli Yaratıcı Hareket ve Dans Atölyesi Deneyimi
Kadriye Yağmurcu Topaloğlu
Fotoğraf 1: Aynalamanın Resimdeki YorumuKaynakça
|
Ocak 2025’te bir spor kulübüne yönelik olarak başlatılan, ergoterapi, yaratıcı hareket ve sanat temelli duyu bütünleme yaklaşımlarını içeren 12 haftalık müdahale programı uygulamaya konmuştur.
Bu yazıda, sürecin ilk oturumuna odaklanacağım. Söz konusu oturumun, Sanat Psikoterapileri Derneği tarafından belirlenen geçen yılın (2024) teması “yanılsama” ile bu yılın (2025) teması “duyarlılık” arasında kavramsal bir köprü kurduğuna inanıyorum. Bu bağlamda, oturum süresince edindiğim gözlemler ve katılımcıların deneyimleri üzerinden bu tematik bağlantıyı paylaşmayı ve aynı zamanda duyusal regülasyonun sanatla işlendiğinde ortaya çıkan dışavurumu aktarmayı amaçlıyorum. Modern zamanlarda sağlık ve refahın geliştirilmesinde birey merkezli yaklaşımların önemi artmaktadır. Bu bağlamda, ergoterapi ve sanat terapisi gibi disiplinler, bireylerin yaşam kalitesini artırmak için önemli roller üstlenmişlerdir. Ergoterapi, kişilerin günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlıklarını destekleyerek her yaş grubuna yardımcı olma özelliği taşımaktadır (Tatlı, 2017). Öte yandan, sanat terapisi, beden ve zihnin birlikteliğini ve bütünlüğünü yeniden kazandırmak amacıyla yaratıcılığı esas alan bir yaklaşım sunmaktadır (Yılmaz, 2019). Bu iki disiplin, bireylerin duygusal, fiziksel ve psikolojik refahını geliştirmek için birlikte çalışmaktadır (Öztürk, Kara, 2021). Bu çalışma, sporcuların hem duyusal hem de duygusal regülasyonlarını desteklemeyi, beden farkındalıklarını güçlendirmeyi, duyu bütünleme teorisinde yer alan sekiz duyunun (tat, koku, işitme, görme, dokunma, proprioseptif, vestibüler, interoseptif) sanatsal bir bağlamda işlenmesi yoluyla kendilerini ifade etmelerini sağlamayı, günlük yaşam aktivitelerinde uyumlanmalarını zorlaştıran duyusal kısıtlılıklarını azaltmayı ve takım dinamiği içinde daha uyumlu bir yapı geliştirmeyi amaçlamaktadır. Uygulanan ilk atölye, ısınma süreciyle başlamıştır. Katılımcılardan öncelikle bu çalışmaya hangi duygu ve düşüncelerle geldiklerini paylaşmaları istenmiş, ardından bu paylaşımı bedensel hareketlerle desteklemeleri teşvik edilmiştir. Bu aşamada, bazı sporcular çalışmanın kendilerini rahatsız ettiğini ve gereksiz olduğunu düşündüklerini ifade etmiş, bazıları ise neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri için merak ve heyecan duyduklarını dile getirmiştir. Isınma sonrası sporcuların gözlerini kapatmaları istendi ve onlara farklı kokular koklatıldı. Bu kokular hakkında ne hissettiklerini paylaşmaları istendiğinde, bazı sporcular çocukluk anılarına yönelirken, bazıları yalnızca kokuyu sevip sevmediklerine odaklandı. Ardından her biri grup içinden bir partner seçti. Yönerge, müziği dinledikten sonra çiftlerin “hareketi belirleyen” ve “aynalayan” olarak iki role ayrılmaları yönündeydi. Müzik başlar başlamaz, bazı katılımcılar içgüdüsel biçimde liderliği üstlenirken partnerleri onların hareketlerini aynalamaya başladı. Parçanın ortasında yürütücü tarafından liderin değişmesi istendi. Böylece bedenlerin birbirine yanıt verme biçimi de değişti. İkinci müzik parçasında partnerler değişti ve herkes birden çok kişiyle hem hareketi belirleme hem de aynalama fırsatı buldu. Bu aşamada dikkat çeken nokta, sporcuların hareketi yalnızca görsel bir form olarak değil, duyusal bir yankı olarak deneyimlemeleriydi. Liderlik değiştikçe, hareketin ritmiyle birlikte duygu tonları da değişti; kimi zaman bedensel kontrol yerini sezgiye bıraktı, kimi zaman da ritim ortak bir nefes haline geldi. Katılımcıların çoğu, aynalama süreci sonunda bedenlerinde bir “denge” ya da “dengeye yaklaşma” hissi tanımladı. Kimi katılımcı da sorumluluk alma ile bağdaştırdı. Bu deneyim, duyarlılığın yalnızca başkalarına karşı değil, kendi içsel dalgalanmalarına karşı da geliştirilebilen bir nitelik olduğunu hatırlattı. Çalışmanın sonunda her sporcu, en az beş farklı kişiyle bu bedensel diyalogu deneyimlemiş oldu. Ardından katılımcılardan iki ayrı resim kâğıdına çizim yapmaları istendi: biri “lider” oldukları deneyimi, diğeri ise “aynalayan” oldukları anları yansıtacaktı. Çizim süreci, sözsüz olarak yaşanan bedensel deneyimlerin somut bir dışavurumuna dönüştü. Bazı sporcular, hareketi kendilerinin belirlediği anlarda daha özgür ve huzurlu hissettiklerini belirtirken; bazıları aynalayan olmanın getirdiği yönlendirilme hâlini “rahatlatıcı” ve “daha az sorumluluk gerektiren” bir deneyim olarak tanımladı. Bu paylaşımlar, duyarlılığın yalnızca dış dünyaya değil, kendi sınır ve ihtiyaçlarına yönelik farkındalıkla da şekillendiğini gösterdi. Bu ilk oturum, sanatın ve hareketin bir araya geldiğinde duyusal deneyimi dönüştürme gücünü bir kez daha hatırlattı. Yanılsama ile duyarlılık arasındaki bu bedensel köprü, katılımcıların hem kendilerini hem de birbirlerini daha açık, daha meraklı ve daha yargısız bir biçimde duyumsamalarına alan açtı. Bu çalışma, duyu bütünleme terapisinin nörobiyolojik kökleri dikkate alınarak planlanmıştır. Oturum yapısı, merkezi sinir sisteminin duyusal girdileri işleme biçimi ve bu girdilerin duygusal düzenleme üzerindeki etkileri göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur. Her bir etkinlik, özellikle proprioseptif ve vestibüler sistemin eş zamanlı uyarımını hedeflemiş, böylece bedensel farkındalık ve duygusal denge arasındaki nörolojik köprüyü güçlendirmeyi amaçlamıştır. Uygulamalarda kullanılan koku gibi duyusal uyaranlar, terapötik bağlamda dikkatle seçilmiştir. Bu tür uyaranların bireyde geçmiş anıları, duygusal tepkileri veya bedensel yanıtları tetikleyebilme potansiyeli bulunduğundan, deneyimlerin mutlaka terapist eşliğinde ve güvenli bir çerçevede yürütülmesi önemlidir. Duyusal sistemin hassasiyet düzeyi kişiden kişiye değiştiği için, kontrolsüz veya rastgele duyusal deneyimlerin regülasyon yerine disorganizasyona neden olabileceği unutulmamalıdır. |